エピソード

  • Lefke: Acil İmar Planı - Nefesin Hukuku, Toprağın Hafızası
    2026/06/10
    Lefke bir şehir değil sadece.
    Bir coğrafya değil.
    Bir hafıza katmanı.
    Ama bu hafıza bugün sessiz bir baskı altında.
    Gözle görülür, inkâr edilemez bir baskı.
    Beton.
    Yavaş ilerleyen ama geri döndürülemez bir dönüşüm.
    Dünya şehir planlaması literatüründe ada yaşamı üç şey üzerine kurulur:
    orman, tarım ve kıyı.
    Çünkü ada, genişleyerek değil, dengeyi koruyarak yaşar.
    Toprak artmaz.
    Deniz geri çekilmez.
    Orman kendini yeniden üretmezse kaybolur.

    Lefke bugün bu üçlü denge hattının dışına itiliyor.
    Planlı gelişim olmadan büyüyen her yapılaşma, sadece bina üretmez.
    Aynı zamanda:
    • su baskısını artırır
    • tarım alanını daraltır
    • kıyı çizgisini parçalar
    • ekosistemi kırar
    Bu bir estetik meselesi değildir.
    Bu bir yaşam kapasitesi meselesidir.
    Hukuk burada devreye girer.
    Çünkü imar planı yoksa:
    • mülkiyet belirsizleşir
    • yatırım keyfileşir
    • çevresel denetim zayıflar
    • kamu yararı geri çekilir
    İmar planı bir seçenek değildir.
    Bir düzenleme tercihinden çok daha fazlasıdır.
    Devletin arazi üzerindeki sorumluluk sözleşmesidir.

    Lefke’de yıllardır tartışılan şey aslında basit:
    Plan var ama yürürlük yok.
    Bu boşluk, en tehlikeli boşluktur.
    Çünkü boşluk doğayı korumaz.
    Boşluk piyasayı korur.
    Ve piyasa, boşlukta en hızlı büyüyen şeydir.

    Bir ada kendini korumak zorundadır.
    Çünkü ada, kara parçası değildir sadece.
    Bir sınırdır.
    Bir nefes alanıdır.
    Bir denge sistemidir.
    Lefke’nin ihtiyacı tartışma değil.
    Gecikmiş bir karar da değil.
    Net bir idari refleks:
    ACİL imar planı uygulaması.
    Çünkü geciken her plan, aslında bir plan değil, kontrolsüzlük üretir.


    続きを読む 一部表示
    2 分
  • Nefesin Satıldığı ADA
    2026/06/03
    Bazı ülkeler dağlarıyla anılır.
    Bazıları nehirleriyle.
    Bazıları ormanlarıyla.
    Adalar ise nefesleriyle yaşar.
    Çünkü ada olmak, sınırsız bir coğrafyada yaşamak değildir.
    Sınırlı bir toprağın üzerinde geleceği paylaşmaktır.
    Bugün Lefkoşa'dan Girne'ye doğru yola çıkan biri, yirmi yıl önce gördüğü manzarayla aynı manzarayı görmüyor.
    İskele'den Gazimağusa'ya uzanan sahil şeridinde yürüyen biri de aynı şeyi söylüyor.
    Karpaz'a giden biri de...
    Değişim var.
    Ama herkes aynı soruyu sormuyor.
    Bu değişimin bedelini kim ödüyor?
    Çünkü bir ada yalnızca üzerine bina dikilen bir toprak parçası değildir.
    Bir ada;
    orman demektir.
    mera demektir.
    tarla demektir.
    zeytin ağacı demektir.
    denize ulaşan rüzgâr demektir.
    çocukların koşabileceği boşluk demektir.
    Bugün betonlaşma tartışmaları yalnızca estetik bir mesele gibi sunuluyor.
    Oysa konu görüntü değildir.
    Konu yaşam alanıdır.
    Bir ağacın kesilmesi yalnızca bir ağacın kaybı değildir.
    Bir gölgenin kaybıdır.
    Bir kuşun kaybıdır.
    Bir mevsimin kaybıdır.
    Bir hafızanın kaybıdır.
    Kıbrıs Türk’ü bunu iyi bilir.
    Çünkü onlar bu adanın taşını da bilir, toprağını da.
    Hangi tepeden hangi rüzgârın estiğini bilir.
    Hangi mevsimde hangi çiçeğin açtığını bilir.
    Bugün birçok insanın içinde tarif etmekte zorlandığı huzursuzluğun nedeni tam da budur.
    Sorun yalnızca yeni binalar değildir.
    Sorun, boşlukların azalmasıdır.
    İnsan ruhunun nefes alabileceği alanların küçülmesidir.
    Dünyanın başarılı ada ekonomilerine bakın.
    Önce kıyılarını korurlar. Sonra tarım alanlarını. Sonra ormanlarını.
    Çünkü bilirler ki bir ada, kaybettiği toprağı geri üretemez.
    Beton dökülen her alan, geri alınması en zor kararlardan biridir.
    Bugün konuşmamız gereken şey yatırım karşıtlığı değildir.
    Gelişme karşıtlığı hiç değildir. Konuşmamız gereken şey ölçüdür.
    Dengeyi kaybeden her şehir, bir süre sonra kimliğini de kaybeder.
    Kimliğini kaybeden şehirler ise büyüse bile gelişmiş sayılmaz.
    Bu yüzden mesele yalnızca Girne değildir. Yalnızca İskele değildir. Yalnızca Lefkoşa değildir. Mesele bütün adadır.
    Biz çocuklarımıza daha zengin bir ada mı bırakıyoruz... Yoksa daha pahalı bir ada mı?
    Aradaki farkı anlayabildiğimiz gün, betonun değil yaşamın tarafında durmaya başlayacağız.
    Ama iş işten geçmiş olacak!
    続きを読む 一部表示
    3 分
  • Bayram Haftasının Kıbrıs’ı I Köşe Podcast
    2026/05/30
    Bayram sabahlarının kendine özgü bir sesi vardır.
    Normal günlerde erkenden açılan kepenklerin yerini daha sakin sokaklar alır. Fırınların önünde bekleyen insanlar birbirine yalnızca günaydın demez. Bayramlaşır. Telefonlar biraz daha uzun çalar. Kapılar biraz daha fazla açılır.
    Bu sabah kahvemi alıp son bir haftanın gazetelerine yeniden göz gezdirdim.
    Yani bu bayram haftasının arasında yayımlanan manşetler önümde duruyordu.
    Bir gazetecinin gözünden bakınca haberler vardı.
    Bir vatandaşın gözünden bakınca ise başka bir şey...
    Bir çeşit toplumsal günlük.

    Birinci sayfalarda açıklamalar vardı.
    Projeler vardı.
    Ziyaretler vardı.
    Tartışmalar vardı.
    Ancak sayfalar arasında dolaştıkça insanın dikkatini çeken başka bir ayrıntı ortaya çıkıyordu.
    Bu ada son dönemde çok şey konuşuyor.
    Fakat bazı meseleler konuşulduğu kadar çözülmüyor.
    Bazıları ise hiç manşet olamadan yaşamaya devam ediyor.
    Örneğin gençler...
    Bayram nedeniyle birçok aile bugün aynı sofranın etrafında buluşacak.
    O sofralarda üniversiteyi bitirmiş gençler de olacak.
    Yeni iş arayanlar da...
    Yurtdışına gitme hazırlığı yapanlar da...
    Geri dönüp dönmemeyi düşünenler de...
    Gazete sayfalarında her gün görünmüyorlar.
    Ama ülkenin geleceği hakkında en büyük kararlar belki de o sofralarda veriliyor.
    Sessizce.
    Kimse fark etmeden.

    Başka bir köşede üreticiler var.
    Sabahın ilk ışığında çalışan insanlar.
    Toprağa, hayvana, ürüne bağlı yaşayan aileler.
    Onlar da gazetelerde yer buluyor.
    Fakat çoğu zaman haberin merkezinde değil.
    Haberin içinde.
    Oysa market rafındaki her fiyatın arkasında onların hikâyesi bulunuyor.
    Şehirlerde yaşayanlar fiyat etiketlerini görüyor.
    Üreticiler ise maliyetleri.
    İkisi aynı şey değil.

    Kentler de ilginç bir hikâye anlatıyor.
    Yeni binalar yükseliyor.
    Yeni tabelalar asılıyor.
    Yeni yatırımlar duyuruluyor.
    Ama aynı anda trafik uzuyor.
    Altyapı zorlanıyor.
    Su konusu yeniden gündeme geliyor.
    Bazı bölgeler büyüyor.
    Bazı bölgeler nefes almakta zorlanıyor.
    Bu gelişmeler tek başına haber değeri taşımıyor olabilir.
    Ancak yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, bugünün küçük notlarının yarının büyük dosyaları olduğu anlaşılır.
    Gazetecilik biraz da bunun mesleğidir.
    Herkesin baktığı yere değil, herkes geçtikten sonra yerde kalan izlere bakmak.

    Bu noktada meslektaşlarıma ayrı bir parantez açmak istiyorum.
    Çünkü bir haftalık gazete arşivine bakarken yalnızca haberleri görmüyorum.
    O haberleri hazırlayan insanları da görüyorum.
    Sıcak havada çalışan muhabirleri.
    Defalarca telefon açan editörleri.
    Bir rakamın doğruluğunu kontrol eden haber merkezlerini.
    Bir cümlenin eksik kalmaması için uğraşan sayfa sekreterlerini.
    Okur çoğu zaman yalnızca sonucu görür.
    Fakat gazeteler kendiliğinden oluşmaz.
    Her sayfanın arkasında görünmeyen bir emek vardır.
    Bu yüzden manşetleri değerlendirirken o emeğe de saygı duymak gerekir.

    Bayram günleri yalnızca kutlama günleri değildir.
    Bir toplumun kendine dışarıdan bakabildiği nadir zamanlardır.
    Bu hafta gazeteler bana büyük krizlerden çok başka bir şey anlattı.
    İnsanlar daha düzenli bir hayat istiyor.
    Daha öngörülebilir bir ekonomi istiyor.
    Çocuklarının geleceği hakkında daha net konuşabilmek istiyor.
    Ve bütün bunları yüksek sesle söylemek zorunda da değiller.
    Çünkü bazen bir ülkenin ruh hali, manşetlerden değil, manşetlerin arasındaki boşluklardan okunur.
    Daha nice Bayram bereketi sofralarımızdan eksik olmasın.
    Ama gündemimizin kenarında bekleyen meseleleri de bayram sonrasına ertelemeyelim.
    Çünkü ülkeler, konuşulan sorunlarla değil, uzun süre konuşulmayan sorunlarla yorulur.
    İyi bayramla, mutlu haftasonları
    続きを読む 一部表示
    4 分
  • Manşetlerde konuşulan başka, adanın söylediği başka. Evet! Manşetlerin Arasında Kalan Şey…
    2026/05/21
    Bir ülkeyi anlamak için bazen büyük olaylara bakılmaz. Çünkü büyük olaylar zaten bağırır. Asıl mesele, küçük başlıkların aynı hafta içinde neden yan yana dizildiğidir.

    Pazartesiden bugüne, KKTC gazetelerine yukarıdan bakınca ilk izlenim sıradan görünüyor:

    Gençlik etkinlikleri.

    Yasal düzenlemeler.

    Ekonomi.

    Üretici açıklamaları.

    Kamu sistemi tartışmaları.

    Ama biraz geri çekilip fotoğraf genişletildiğinde başka bir tablo çıkıyor.

    Ada son dönemde yüksek sesle siyaset konuşuyor gibi görünse de, manşetlerin alt katmanında siyaset değil güven meselesi dolaşıyor.

    Ve bu güven üç alanda kırılıyor:

    • ekonomik güven

    • kurumsal güven

    • gelecek güveni.



    Hafta boyunca dikkat çeken üretici ödeme tartışmaları, mali baskılar ve sistem dönüşümleri yalnızca teknik haber değildi.

    Asıl soru şu:

    İnsanlar artık neyin düzeleceğine inanıyor?

    Çünkü bir ülkede haberler çoğalıyorsa ama umut cümleleri azalıyorsa, orada görünmeyen başka bir trafik başlamış olabilir.

    Bir başka dikkat çekici nokta gençlikti.

    19 Mayıs haftasında gençlik etkinlikleri, şölenler ve organizasyonlar görünür durumdaydı.

    Ancak burada sessiz bir çelişki var:

    Gençlik, törenlerde en görünür grup.

    Karar süreçlerinde ise çoğu zaman en görünmez grup.

    Bu yalnızca KKTC sorusu değil. Ama ada içinde daha sert hissediliyor.

    Çünkü küçük ülkelerde insanlar istatistik değildir. İnsanlar birbirini tanır. Göç eden yalnız bir rakam değildir. Bir sınıf arkadaşıdır. Komşudur. Kuzenidir.

    Bu yüzden manşetlerde görünmeyen soru şu:

    Gençler burada bir hayat mı planlıyor, yoksa alternatif haritalar mı çiziyor?

    Ve haftanın en dikkat çekici satır arası belki burada:

    Muhaceret, dijitalleşme, ödeme sistemleri, ekonomik şikayetler, üretim tartışmaları...

    İlk bakışta birbirinden kopuk.

    Değil.

    Hepsi aynı merkeze çıkıyor:

    Toplum sistemin hızını artırmaya çalışıyor. Ama vatandaş sistemin yönünü merak ediyor.

    Bir ülke yalnızca prosedür hızlandırarak rahatlamaz.

    İnsanlar önce şunu sorar:

    "Bu değişiklik benim hayatımda neyi değiştirecek?"

    İşte manşetler bu hafta bunu söylemedi.

    Ama satır araları söyledi.

    ***

    Bu haftanın görünmeyen kelimesi ekonomi değildi. Siyaset de değildi.

    Bekleme haliydi.

    Sanki toplum bir şeyin değişmesini bekliyor. Ama neyin değişeceği konusunda ortak cümle kuramıyor.

    Evet! bazen bir ülkenin en büyük haberi, henüz atılmamış manşetlerin gölgesinde saklı olur.
    続きを読む 一部表示
    3 分
  • Kıbrıs NOW Haber Köşe Pods 19 Mayıs’ı Kutladık Mı?
    2026/05/18
    19 Mayıs'ı kutladık mı, yoksa yalnızca takvimdeki yerini mi işaretledik?
    1919 yılında bir şehirde başlayan yürüyüşün üzerinden 107 yıl geçti. Aradan geçen bir asırdan fazla sürede değişen yalnızca takvimler olmadı. Ülkeler değişti, sınırlar değişti, kuşaklar değişti, dünyanın dili değişti. Ancak her yıl aynı soru sessizce yerinde kaldı:
    Biz gerçekten bir ruhu mu yaşatıyoruz, yoksa bir tarihi günü mü tekrar ediyoruz?
    Bugün meydanlar doldu. Bayraklar açıldı. Marşlar söylendi. Protokoller kuruldu. Gençlik vurgusu yapıldı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da güzel görüntüler ortaya çıktı.
    Peki sonra?
    Asıl soru tören alanı dağıldıktan sonra başlıyor.
    Çünkü 19 Mayıs yalnızca bir anma günü değildi. Bir hareket iradesiydi. Beklememekti. Şartlar uygun hale gelsin diye beklemek yerine şartların içine yürümekti. Gençliği seyirci koltuğundan kaldırıp sahaya çağırmaktı.
    Bugün gençleri sahaya mı çağırıyoruz?
    Yoksa yalnızca yılda bir gün mikrofon uzatıp geri kalan günlerde sessiz bir koridora mı bırakıyoruz?
    Bu soruyu özellikle bizim gibi küçük coğrafyalarda daha yüksek sesle sormak gerekiyor.
    KKTC'de gençlik üzerine yapılan her konuşma dikkatle dinlenmeli. Çünkü burada mesele yalnızca eğitim değil. Yalnızca iş bulmak da değil. Daha derinde başka bir soru var:
    Bu ülkede gençler geleceğini burada kurmak mı istiyor, yoksa ilk fırsatta valiz hazırlamayı mı düşünüyor?
    Bu ağır bir soru.
    Ama gerçek sorular hafif olmaz.
    Üniversiteler büyüyor. Diplomalar artıyor. Törenler yapılıyor. Umut cümleleri kuruluyor. Ancak aynı anda sessiz başka bir tablo da ilerliyor. Daha fazla genç yurt dışını düşünüyor. Daha fazla kişi ekonomik kaygı hissediyor. Daha fazla insan geleceğini başka haritalar üzerinde arıyor.
    İşte tam burada durmak gerekiyor.
    Çünkü bir ülke gençlerine sürekli "siz geleceğimizsiniz" diyorsa, o gençliğe gerçekten bir gelecek sunuyor mu?
    Belki de mesele tam budur.
    19 Mayıs ruhu, yalnızca stadyumlarda marş söylemek değildir. Bir ülkede gençlerin fikir üretebilmesi, söz sahibi olabilmesi, hata yapabilmesi, umut kurabilmesi ve en önemlisi kalmak istemesidir.
    Bir ülkenin gerçek gençlik testi törenlerde değil, kalan günlerde ortaya çıkar.
    Çünkü bayramlar bir toplumun vitrini olabilir.
    Ama ruh, vitrinden sonra içeride ne kaldığıyla ilgilenir.
    Belki bugün sorulması gereken soru şudur:
    19 Mayıs'ı kutladık mı?
    Yoksa yalnızca takvimdeki yerini mi işaretledik?
    続きを読む 一部表示
    3 分